24/4/2009
Hâk-i pâyin olduğum gördü dedi kâfir rakîb
Taş ile bağrın döğüp, "Ya leytenî küntü türâb"
Ey Sevgili!... Senin ayağının toprağı olduğumu gören kâfir rakip
(Beni kıskanmaktan dolayı) taş ile bağrını döğüp, 'Ah, ne olurdu keşke ben de toprak olsaydım.' (da sevgilinin ayağını öpme şerefine erişebilseydim) dedi."
22/4/2009
Fuzûlî'den...
Ne bilir okumayan Mushaf-ı hüsnün şerhin
Yere gökten ne için indiğini Kur'an'ın
Ey sevgili!... Senin güzellik kitabının şerhini okumayan kişi
Kur'an-ı Kerîm'in gökten yere niçin indirildiğini nereden bilsin
22/4/2009
Selimî (II. Selim)'den...
Biz bülbül-i muhrik-dem-i gülzâr-ı firâkız
Âteş kesilir geçse sabâ gülşenimizden
Biz ayrılığın gül bahçesinde yanık ve ateşli şakayışlarla meşgul olan öyle bir bülbülüz ki
Eğer bahçemizden geçecek olan saba yeli bile olsa (tutuşur, yanar da) ateş kesilir...
22/4/2009
Haşmet'ten...
Gönül Mecnûn gibi dil-beste olma zülf-i Leylâ'ya
Seni sâhra-neverd-i aşk eden zîrâ Hudâ'dır hep
(A gönül! Mecnun misali, Leyla'nın zülfüne hemen gönül bağlama.
Çünkü seni aşk çöllerinde gezdirip duran Leyla değil, Mevlâ'dır hep...)
22/4/2009
Selimî'den...
Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek
Giryemi kıldı füzûn eşkimi hûn etti felek
Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek
Bilmem şu felek göz(ümün) bebeğine ne gibi bir efsun yaptı ki
Gözyaşlarımı taşkınlara döndürüp sonunda kan gibi akıtır oldu
Arslanlar bile kahredici pençemde tir tir titrerlerken
İşte felek beni bir ceylan bakışlıya tutsak edip bıraktı.
22/4/2009
Çelebizâde Âsım'dan...
Hep hüsn ü aşka dair imiş güft ü guy-ı halk
Dillerde dasitan imiş esrar sandığım
(Dünyada bütün yaratılmışların yegâne söyleşisi hep aşk üzerineymiş.
Meğer benim sır sandığım şey dillere destan imiş...)
22/4/2009
Semnun Muhib Rahmetullahi Aleyh, yaşı ilerlemiş, ömür merdiveninin son basamağına yaklaşmıştı. Bu yaşına kadar başından evlilik geçmemişti. Ömrünün bu son anlarında, sadece sünnete tâbi olmak ve efendimizin sünnetini yerine getirmek için evlenmek istedi. Bu talep üzerine yakınları ona evleneceği bir kız buldular. Evlendikten sonra aradan geçen zaman içinde Semnun Muhib Hazretleri'nin, hanımı olan kıza karşı bir ilgisi meydana geldi. İlginin meydana geldiği günün gecesinde bir rüya gördü.
Rüyasında kıyamet kopmuştu. Mahşer toplanıyor, her bir kavme ait olmak üzere sancaklar dikiliyordu. Bir sancak gördü ki, büyüklüğü, güzelliği, nuru anlatılamayacak kadar muhteşemdi. Sordu:
–Bu sancak hangi kavim için dikildi?
–Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever…" (Maide, 54) âyet–i kerimesine muhatap olanlar için dikildi.
Semnun Muhib bu kavmin arasına girdi. Orada bulunan görevlilerden biri Semnun Muhib'in yanına gelerek, bu topluluğun arasından çıkmasını söyledi ve Semnun Muhib'i oradan çıkardı. Semnun feryadı bastı:
–Beni bu topluluğun dışına niçin çıkardın?
–Bu sancak âşıkların sancağıdır, sen onlardan olmadığın için çıkarıldın.
–Ben Mevlâ'ya olan aşkımdan dolayı dünya hayatında Muhib diye çağrılırdım. Hak Teâlâ Hazretleri benim kalbimi biliyor.
Bu konuşmanın ardından gaipten bir nida işitilir:
"Ey Semnun! Sen muhiblerden idin; ancak gönlün o küçük kıza meyledince, ismini muhibler defterinden sildik.
Semnun Muhib, büyük sıkıntıya duçar olmuştu, kan ter içinde uyandı. Uyanır uyanmaz:
–Ya Rabbi! Bu kız beni sana ulaştıracak yolun önünde bir engel ise, onu yolumun üzerinden kaldır.
Bir zaman sonra dışarıda bir bağırtı, bir gürültü duyuldu. Gürültünün geldiği yere vardıklarında, Semnun Muhib Hazretleri'nin hanımı genç kız, damdan düşmüş ve vefat etmişti...
21/4/2009
Fuzûlî'den...
Cennet için men eden âşıkları dîdârdan
Bilmemiş ki cenneti âşıkların dîdâr olur
Cennetten uzaklaştırdığı gerekçesiyle âşıkları sevgilinin diyarına (yüzüne) bakmaktan alıkoyan kişi bilmiyor ki âşıkların cenneti sevgilinin yüzüdür!..
20/4/2009
Vaktiyle Hz. Süleyman, kuvvet ve haşmetiyle yolda giderken bir alay karıncaya rast geldi. Karıncaların hepsi, tazim etmek üzere huzuruna koştular. Bir an içinde binlerce, hatta daha da fazla karınca huzura vardı.
Fakat bir karınca, hemencecik huzura gelmedi. Yuvasının önünde bir toprak tepe vardı. O tepeyi düzeltmek için yel gibi toprak zerrelerini birer birer taşımaktaydı.
Süleyman, bu karıncayı yanına çağırıp dedi ki:
-“Ey karınca! Görüyorum ki pek güçlü sayılmazsın. Nuh’un ömrüyle Eyyûb’un sabrına sahip olsan yine bu tepeyi kaldırmaya güç yetiremezsin. Böyle bir iş, senin gibisinin kol kuvvetiyle yapılamaz. Bu tepeyi sen kaldıramazsın.” Karınca dile geldi:
-“Padişahım!” dedi, “bu yolda ancak himmetle yürünebilir. Sen benim yaratılışıma bakma. Himmetimdeki yüceliğe bak. Benden ayrı bir karınca var. Göremiyorum onu. Fakat beni aşk tuzağına çekti. Bana dedi ki: ‘Sen şu toprak tepeyi dümdüz yol yaparsan ben de senin yolundan bu hicran kayasını kaldırır, seninle düşer kalkarım.’ Hemen şimdi ben de bu işe bel bağladım. Bu toprağı taşımaktan başka çarem yok. Bu toprağı kaldırır, tepeyi dümdüz bir hale getirirsem onun vuslatını elde edebileceğim. Bu hususta çalışıp çabalarken ölebilirim, ama hiç olmazsa yalan yere bir davaya kalkışmış sayılmam ya!”
Azizim, aşkı karıncadan öğren! Gözün kıymetini körden belle!
(İlâhinâme, Feridüddin Attar)
« Önceki :: Sonraki »