ah mine'l-aşkı ve hâlâtihî ahraka kalbî bi harârâtihî

21/9/2009

Hüsn-ü Zan ve Netice


Günlerden bir gün muazzam bir kervan çıkageldi, Fudayl'ın yoldaşları kervanın geldiğini fark edince kulak kesildiler. Kervanla gelen kafiledeki birisi haramilerin sesini işitti. Kervan halkı arasında bir ağa vardı. Altınlarımı öyle bir yere gizlemeliyim ki, kervanı vuracak olurlarsa hiç olmazsa geriye bu kalsın diye düşündü. Sahraya açıldı. Orada bir çadır gördü. Çadırın içinde sırtında bir abâ olan biri oturmaktaydı. Altınları ona emanet etmek istedi. Bu zat ona, "Çadırın içine gir ve bir köşeye koyuver," dedi. O da altınları bırakarak geri döndü. Kervanın yanına varınca haramilerin yolu kesip malların hepsini götürdüklerini gördü. Geriye kalan eşyasını toplayıp çadırın yolunu tuttu. Oraya vardığında eşkıyanın malları bölüştürdüğünü gördü. Bir ah çekti ve, "Demek altınlarımı haramilere teslim etmişim," dedi. Geri dönmek istedi, ama bu sırada Fudayl onu gördü ve, "Gel," diye seslendi. Oraya varınca Fudayl, "Senin burada ne işin var?" diye sordu. Emaneti almak için gelmiştim de, dedi. Fudayl, "Nereye koyduysan hemen git oradan al," dedi. Adam gitti ve altınları koyduğu yerden aldı. Yoldaşları Fudayl'a, "Biz bu kervanda hiç altın bulamadık, sen ise bunca altını iade ediyorsun," dediklerinde Fudayl dedi ki:

"O, hakkımızda iyi niyet besledi ve ben de Allahu Teâlâ hakkında iyi niyet besliyorum. Ben onun hakkımdaki iyi niyetini doğru çıkardım. Ola ki Allahu Teâlâ da benim kendisi hakkımdaki iyi niyetini doğru çıkartır."

21/9/2009

Taşı Altın Eden Âh!...


Fudayl ilk zamanlarda bir kadına âşık olmuştu. Eşkıyalıktan her ne elde ederse ona gönderirdi. Kâh yanına gider tutkusundan ağlardı. Bir defasında yine bu şekilde akşama kadar gönül eğlemiş derken oradan geçen bir kervandaki birisi, uyuyan kalbinizi uyandırma vakti henüz gelmedi mi mealindeki "İnen hak aşkına ve Allah'ın zikri için iman edenleri gönüllerinin huşû duymaları zamanı gelmedi mi?" (Hadid, 57:16) ayetini okuyordu. Okunan bu ayet bir ok gibi Fudayl'ın kalbine dokundu. Onu içinden yaraladı, "Geldi, geldi, hatta geçti bile!" diye söylendi. Şaşkın ve mahcuptu, yerinde duramıyordu. Gitti bir harabeye sığındı. Kervandakilerden oluşan bir cemaat hazırlanmış, yola çıkmak istiyorlardı. İçlerinden biri, "Nasıl yola çıkabiliriz ki, şakî Fudayl yol üzerindedir," dedi. Bu sözü duyan Fudayl, "Size müjdeler olsun, artık yaptığına pişman olmuş ve tevbe etmiştir. Şimdiye kadar siz ondan nasıl kaçıyorduysanız, bundan böyle o da sizden kaçmakta ve sakınmakta!" diye bağırdı.

Bundan sonra ağlaya ağlaya diyar diyar gezdi, haksızlık yaptığı kişilerden af ve helallık diliyordu. Nihayet Ebiverd'deki bir Yahudiye sıra gelmişti. Yahudi hiçbir şekilde razı olmuyor, hakkını helal etmiyordu. Sonra Yahudi kendi yoldaşlarına, "İşte şimdi Muhammedîleri ve Müslümanları hafife almanın tam zamanı geldi!" dedi. Sonra eğer sana hakkımı helal etmemi istiyorsan, falan yerdeki filan kayalık tepeyi kaldır, yerini dümdüz et diye bir şart ileri sürdü. O tepe gayet büyüktü. Fudayl bu tepeyi gece gündüz demeden kazmaya başladı. Nihayet bir seher vakti bir rüzgâr çıktı. O rüzgâr, kayalık tepeyi yerinde hiçbir şey yokmuş gibi bir hale getirdi. Bu manzarayı gören Yahudi bu defa, "Malımı iade etmedikçe hakkımı sana helal etmeyeceğim diye and içmiştim. Şimdi benim şu yastığın altında bir altın var. Sana hakkımı helal edebilmem için onu al ve bana ver," dedi. (Meğer Yahudi yastığın altına çakıl taşları koymuş, amacı da Fudayl'ı denemekmiş.) Fudayl elini yastığın altına sokarak çıkardığı bir avuç altını Yahudiye verdi. Bunun üzerine Yahudi, "Sana hakkımı helal etmeden önce bana İslamı sun," dedi. Fudayl, "Bu ne hal böyle?" deyince Yahudi anlattı: "Tevbesi sıhhatli olanın elinden çakıl taşı altına haline gelir diye Tevrat'ta okumuştum. Ben seni imtihan ettim, aslında çakıldan başka bir şey yoktu. Elinde çakılın altın olduğunu görünce anladım ki, tevbende sadık ve içtensin, dinin de haktır." (Daha sonra Yahudi iman getirdi.)

21/9/2009

Birtakım Kişiler


Anlatırlar ki, Fudayl'ın adamları bir gün bir kervan vurdular, sonra da aş yemek için oturdular. Kervan sahiplerinden biri geldi ve, "Reisiniz kimdir?" diye sordu. "Ulumuz burada değil, şu ağacın altında namaz kılmaktadır," dediler. (Bu defa da adam) "Namaz vakti değil, neden sizlerle yemek yemez?" diye sordu. (Fudayl'ın adamları) "Çünkü o oruç tutar," dediler. Adam iyiden şaşırmıştı. Yanına vardı, huşûyla namaz kıldığını gördü. Namaz bitince selam verdi ve, "Namaz ve oruçla haramilik bir arada bulunur mu?" diye sordu. Fudayl bu soruya cevap olarak, "Birtakım kişiler de vardır ki, belki Allah tevbelerimizi kabul eder diye iyi ameller ile kötülerini birbirine katmış ve karıştırmışlardır" (Tevbe, 9:12) mealindeki ayeti okudu. Adam hayrette kaldı. Ama bir şey de diyemedi...

20/9/2009

Tevbeden Evvel


Tevbekârların önderi Fudayl b. İyâz (r.a.), tevbeden evvel Merv ile Ebiverd arasındaki sahranın ortasına çadır kurmuş, sırtına bir aba giymiş, başına yünden bir külah geçirmiş ve boynuna da bir tesbih asmıştı. Birçok dostu olup hepsi de eşkıya ve haramiydi. Vurdukları her malı onun önüne getirirlerdi. Zira vurguncuların reisi oydu, dilediği şeyi kendi payı olmak üzere ayırırdı. Asla cemaatten el çekmez, cemaate hizmet etmeyen (ve cemaatle namaz kılmayan) bütün hizmetkârları kovardı.

20/9/2009

Kulum!...


Sehl b. Abdullah Tüsterî (ks) şöyle buyurur:

Allahu Teâlâ'nın insana şu şekilde hitap etmediği hiçbir gün yoktur:

"Kulum!...
Hiç insaflı davranmıyorsun.
Ben seni anıyorum, sen beni unutuyorsun.
Seni kendime davet ediyorum, ancak sen başkalarının peşinden gidiyorsun! Ben, belalardan seni muhafaza ediyorum, sen ise günahta ısrar ediyorsun.

Ey Ademoğlu, yarın kıyamette huzuruma çıkınca hangi mazereti ileri süreceksin?..."

13/8/2009

Bütün Cihanda...


Şeyhler derler ki: "Râbia dünyaya gelip ahirete gidene kadar kat'iyen Hakk Teâlâ'ya karşı herhangi bir küstahlık yapmamış, (şahsî, nefsanî ve cismanî) hiçbir talepte bulunmamış ve, "Beni şöyle kıl, bana şöyle yap." dememişti.

Naklederler ki, (vefatından sonra) onu rüyada gördüler ve:
-Münker ve Nekir denilen sorgu melekleri karşısındaki hâlinden bahset dediler. Dedi ki:
-O iki civan-merd zuhur edip de: "Men Rabbüke?" (Rabbin kimdir?) dedikleri zaman, dedim ki: "Hemen geri dönüp Hakk Teâlâ'ya deyiniz ki: Bunca halk içinde sen bir kocakarıyı unutmadın. Bütün cihanda sadece sana sahib olan biri olarak seni hiç unutur muyum? Ne diye birilerini gönderip, "Rabbin kimdir?" sualini sorduruyorsun.

13/8/2009

İlâhî...


Râbiâtü'l-Adeviye'nin (r.a)'nin Münacaatları:

“Ya Rabb! Eğer yarın kıyamet günü beni cehenneme gönderecek olursan, öyle bir sır faş ederim ki, cehennem bana bin yıl mesafede olan bir yere kadar kaçar.”


"İlâhî! Kısmetim olmak üzere dünyadan bana her neyi tahsis etmiş isen onları düşmanlarına, âhiretten her neyi tahsis etmiş isen onu da dostlarına ver. Zira bize Sen kafisin! Bana Seni gerek, Seni!"

"Rabbim! Eğer cehennemden korktuğum için sana tapıyorsam, beni cehenneme at ve orada yak! Eğer cennete girme emeliyle ibadet ediyorsam, cennete girmeyi bana haram kıl! Yok eğer sırf Senin (Zatın ve rızan) için sana tapıyorsam, o zaman da baki olan cemâlini (ebedî olan hüsn-i mutlâkını temâşâ etmeyi) benden esirgeme!”

“Ya Rabb! Şayet yarın beni cehennemde yakacak olursan:
-“Seni dost edindim, dost dosta hiç böyle muamele eder mi?” diye feryadı basarım!
Bu söz üzerine hâtiften bir avaz geldi:
-“Ya Râbia! Hakkımızda suizanda bulunma, hüsnüzanda bulun! Çünkü bizimle mukâlemede bulunasın diye seni dostlarımın arasında (cennette) ağırlayacağım. (Ben sana öyle bir şey yapar mıyım hiç!)”

 

11/8/2009

Enstrümantal...


MusicPlaylistRingtones
Create a MySpace Music Playlist at MixPod.com

5/8/2009

Doğru ve Doğruluk...


Naklederler ki, bir kere Hasan-ı Basrî, Malik b. Dinar ve Şakik-i Belhi (Yüce Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun),  Râbia (r.a)'nın yanına vardılar. Söz sıdktan ve sadıktan açılmış, doğruluk nedir, doğru kimdir meselesi müzakere edilmeye başlanmıştı. Hasan:
-Mevlâ'sından gelen darbelere sabretmeyen bir kimse davasında sadık ve samimi değildir, dedi. Râbia:
-Bu sözden benlik kokusu geliyor, dedi. Bunun üzerine Şakik:
-Mevlâ'sının darbına şükretmeyen davasında sadık değildir, dedi. Râbia:
-Bundan daha iyi bir ibare ile ifade edilmesi lâzım, dedi. Bunun üzerine Malik b. Dinar:
-Mevlâ'sından gelen darbelerden haz almayan, dostunun açtığı yaradan zevk duymayan bir kimse davasında sadık değildir, dedi. Râbia:
-İfadenin bundan da güzel olması lâzımdır, deyince bu defa ona: "Şimdi konuşma sırası sende." dediler. O da, dedi ki:
-Mevlâ'sını müşâhede ve muradını temâşada darbenin elemini unutmayan bir kimse davasında sadık değildir ve bunda taaccüb edilecek bir şey de yoktur. Çünkü Yûsuf (a.s.)'u müşâhedeye dalan Mısır'lı hâtunlar yedikleri darbenin elemini (bıçakla doğranan ellerin acısını) hiç duymamışlardı. Şayet bir kimse Halık'ı müşâhede halinde bu vasıf üzere bulunursa, bunda şaşılacak ne var?
« Önceki ::